Kişilik Bozukluğu Tedavi Edilir mi?
Sere okurlarına özel hazırlanan bu içerikte “Kişilik bozukluğu tedavi edilir mi” hakkında en önemli detayları derledik.
İzmir’de sabahları deniz kokusuna karışan simit kokusuyla uyanırken insanın aklına her şey geliyor da “ben niye dün gece mesajı görüldü yapıp cevap vermedim” sorusu hariç hiçbir şey gelmiyor. O soruyu zaten sabah 07.42’de beynin VIP salonunda karşılıyor insan. Üstelik tek konu da o değil: “Acaba ben mi fazla düşünüyorum, yoksa herkes mi az düşünüyor?” gibi düşünceler de ücretsiz abonelikle geliyor.
Tam da bu noktada, bir arkadaş ortamında mutlaka birinin attığı o cümle devreye giriyor:
“Ya ben kesin kişilik bozukluğu yaşıyorum.”
Herkes bir an duruyor. Sonra kahkaha, sonra hafif bir sessizlik, sonra konu değişiyor: “Bu akşam nereye gidiyoruz?”
Ama insanın içinde bir yer, o soruyu bırakmıyor. Gerçekten de
Kişilik bozukluğu tedavi edilir mi?
sorusu, sandığımızdan daha derin bir meseleye dönüşüyor.
Zihnin “fazla sekmeli tarayıcı” modu
Bunu en iyi sabah 8 otobüsünde anlıyorum. Bornova’dan Konak’a giderken kafamda aynı anda şunlar açık:
Dün söylenen o cümle niye öyle söylendi?
İş yerinde “tamamdır” derken fazla mı samimiydim?
Acaba markette kasiyere “kolay gelsin” demek yerine “iyi çalışmalar” dedim, fazla mı resmi oldum?
Bir yandan dışarıda hayat akıyor, bir yandan içeride 37 sekme açık Chrome gibi bir beyin.
Yanımdaki teyze telefonda konuşuyor:
“Ben sana demedim mi o çocuğa güvenme diye?”
Ben içimden:
“Ben de kendime güvenmiyorum zaten teyze, keşke o seviyeye gelsek…”
İşte böyle anlarda insan kendi zihnini biraz fazla karmaşık buluyor. Ve sonra şu soru geliyor: Bu bir “bozukluk” mu, yoksa sadece fazla düşünen bir beyin mi?
Arkadaş ortamı teşhisi: %100 güvenilir (değil)
Bir akşam arkadaşlarla Karşıyaka’da oturuyoruz. Konu döndü dolaştı yine zihinsel durumlara geldi.
Arkadaş 1:
“Bende kesin anksiyete var.”
Arkadaş 2:
“Bende de dikkat eksikliği var ama seçici.”
Ben:
“Bende sadece uykusuzluk var sanıyordum ama meğer her şey varmış…”
Herkes gülüyor ama kimse gerçekten gülmüyor gibi. O an fark ediyorsun ki herkes kendine bir etiket bulmuş. Sanki ruh hâli bir menü:
Depresyon light
Anksiyete extra
Travma soslu geçmiş
Üstüne de özgüven yok
Tam o sırada biri soruyor:
“Peki
Kişilik bozukluğu tedavi edilir mi?
yani gerçekten?”
Herkes susuyor. Çaydan bir yudum alınıyor. O ses bile biraz fazla anlamlı çıkıyor.
Kişilik dediğimiz şey sabit bir şey mi?
İnsan kendini sabit sanıyor. Ama sabah başka, öğlen başka, gece tamamen farklı biri olabiliyoruz. Mesela ben sabah “hayatımı düzene sokacağım” diyorum. Öğlen “çok da önemli değil ya” moduna geçiyorum. Gece ise “ben zaten hiçbir zaman düzenli olamayacağım” final sahnesi.
Bu değişkenlik insanı korkutuyor.
Ama burada önemli bir nokta var: kişilik dediğimiz şey beton değil. Daha çok İzmir yaz sıcağında asfalt gibi… gün içinde bile şekil değiştiriyor.
Dolayısıyla mesele “ben bozuk muyum?” değil, “ben nasıl çalışıyorum?” sorusuna kayıyor.
İç sesle röportaj: en dürüst kaynak
Bazen kendi iç sesimle ciddi röportaj yapıyorum. Sorular net:
— Neden her şeyi fazla düşünüyorsun?
— Bilmiyorum. Sessizlik rahatsız ediyor olabilir.
— İnsanlara güvenmekte neden zorlanıyorsun?
— Çünkü beynim “ya bir şey kaçırıyorsan?” diye sürekli uyarı veriyor.
— Bu yorucu değil mi?
— Çok. Ama kapat tuşu yok.
İşte burada mesele netleşiyor. İnsan kendini “bozuk” hissettiğinde bile aslında çalışan bir sistem var. Sadece bazen fazla hassas, bazen fazla gürültülü.
Gerçek soru: tedavi mi, uyum mu?
Şunu bir kenara yazalım:
Kişilik bozukluğu tedavi edilir mi?
sorusu çoğu zaman yanlış yerden soruluyor.
Çünkü her şey “silmek” değil, “dengelemek” meselesi.
Mesela telefon düşün:
Bildirimler aşırı açıksa kafan şişer
Hiç kapatmazsan pil biter
Ama ayarları doğru yaparsan hayat kolaylaşır
İnsan zihni de biraz böyle.
Bir gün bir arkadaşım dedi ki:
“Ben terapiye başladım, sanki kafamdaki seslerin sesi kısıldı.”
O cümle çok şey anlatıyor. Sesler gitmiyor, sadece yönetilebilir hale geliyor.
İzmir’de bir kafede hayat dersi
Geçen gün Alsancak’ta bir kafede oturuyorum. Yan masada iki kişi konuşuyor:
— “Ben insanlara fazla bağlanıyorum.”
— “Ben kimseye bağlanamıyorum.”
İkisi de aynı anda kahve içiyor, ama iki farklı dünya yaşıyorlar.
Ben de içimden diyorum ki:
“İnsan zihni gerçekten farklı frekanslarda çalışan radyolar gibi. Herkes başka bir istasyon.”
Ve sonra şu soru tekrar geliyor:
Bu durum “tedavi edilmesi gereken bir şey mi”, yoksa “anlaşılması gereken bir şey mi”?
Bozukluk kelimesi biraz sert değil mi?
“Bozukluk” kelimesi insanı direkt teknik bir arıza gibi hissettiriyor. Sanki biri açıp içimizi tornavidayla düzeltecek.
Ama insan öyle bir makine değil.
Daha çok:
Bazen fazla hassas
Bazen fazla temkinli
Bazen fazla hızlı
Bazen hiçbir şeye yetişemeyen
Ama yine de yaşayan bir şey.
Bir gün bir arkadaşım şöyle dedi:
“Benim beynim Ferrari ama frenler bisiklet.”
Güldük. Ama aslında çok doğruydu.
Kendini fazla analiz etmenin tuzağı
İnsan bazen kendini o kadar çok inceliyor ki, yaşamayı unutuyor.
Mesela:
“Ben neden böyle hissediyorum?”
“Bu his nereden geliyor?”
“Çocukluğumda ne oldu acaba?”
Bir noktadan sonra hayat bir araştırma dosyasına dönüşüyor. Ama kahveyi kim içecek, onu kimse düşünmüyor.
Ben de bazen kendime diyorum:
“Tamam, analiz tamam. Şimdi biraz yaşa.”
Ama sonra beynim:
“Bir dakika, bu ‘yaşa’ dediğin şey de analiz edilmesi gereken bir şey olabilir.”
Ve döngü başlıyor.
Peki gerçekten tedavi mümkün mü?
Asıl cevap şu: Evet, birçok kişilik örüntüsü ve zorlayıcı düşünce kalıbı değişebilir.
Ama bu “bir sabah uyanıp tamamen başka biri olmak” değil.
Daha çok:
Kendini tanımak
Tepkilerini anlamak
Duygularını yönetmeyi öğrenmek
Ve bazen sadece “kendine daha az yüklenmek”
Bir arkadaşım terapi sonrası şöyle demişti:
“Eskiden kendime bağırıyordum, şimdi konuşuyorum.”
Bu bile büyük bir değişim.
Kendimle barışma denemeleri
Ben hâlâ bazen kendi kendime şunu diyorum:
“Tamam, bugün fazla düşündün ama en azından kötü niyetli değildin.”
Çünkü insan çoğu zaman “bozuk” değil, sadece yorgun oluyor.
Ve yorgun zihinler bazen yanlış alarm veriyor. Her sesi tehlike sanıyor. Her mesajı anlam arayışına çeviriyor.
Ama biraz zaman geçince, çoğu şey yerli yerine oturuyor.
Son düşünce: insan biraz dağınık bir hikâye
Hayatın gerçeği şu: herkes biraz dağınık.
Kimi bunu çok iyi saklıyor, kimi hiç saklamıyor.
Ama sonuç değişmiyor.
Ve belki de en önemli şey şu:
Kendini “bozuk” diye etiketlemek yerine, “ben şu an zorlanıyorum” diyebilmek.
Çünkü zorlanmak, bitmiş olmak değil.
Sadece insan olmak.
Ve insan olmak zaten başlı başına biraz fazla düşünmek, biraz geç cevap vermek, biraz yanlış anlamak ve yine de devam edebilmek demek.
Umarız “Kişilik bozukluğu tedavi edilir mi” hakkındaki bu rehber işinize yaramıştır. Sere ailesiyle kalmaya devam edin!